Şair’in Kuyuya Attığı Taşı Kim Çıkaracak
ali usta, 16 Eylül 2004, 16:25Mehmet Bekaroğlu’nun 22 - 28 Ağustos 2003 tarihli Gerçek Hayat dergisinde, İsmet Özel’in önce Gerçek Hayat, ardından da Milli Gazete’deki yazılarına son vermesi üzerine yazmış olduğu “Şairin Kuyuya Attığı Taş” başlıklı yazısını, yazının önemine olan inancımdan dolayı buraya ekliyorum.
Şair’in Kuyuya Attığı Taşı Kim Çıkaracak
Anlaşılmadığı gerekçesiyle, önce Gerçek Hayat sonra da Milli Gazete’de yazmayı bırakması, arkasından Milliyet Gazetesi’nde Ahmet Tulgar’a verdiği röportajda İslami kesimi “yozlaşma” ve “çıkarcılık”la suçlaması, bazılarınca Şair İsmet Özel’in “İslami camiadan kopuşu” olarak yorumlandı. Halbuki İsmet Özel, ne Gerçek Hayat ve Milli Gazete’deki son yazılarında ne de Ahmet Tulgar’a verdiği röportajda böyle bir şeyi söylüyor. Aksine “Ben, hayatımı İslami ölçüler içinde düzenlemiş olmaktan pişmanlık duymuyorum” diyerek konumuna açıklık getiriyor. Yine kendi ifadesine göre İsmet Özel’in rahatsızlığı, “yanında, yöresinde kendisi gibi yaşayan insanları” bulamaması.
Otuz yılı aştı, bilmiyorum kaç kişi hatırlar Ankara Emek Mahallesi’ndeki öğrenci evimiz 44/1′i; Ahmet Kot ve Nabi Avcı’nın 44/1′e Cinayetler Kitabı’nı getirdikleri gün tanıdım İsmet Özel’i. O gün Yılmaz Güney, Hüseyin Hüsnü Yazıcı ve Necmettin Altay’la birlikte bir soluk okumuştuk “Amentü”yü. “Üç Mesele”den başlayarak yazdıklarını takip eden birisi olarak derim ki, İsmet Özel’in yazı yazmayı bırakması, sadece “İslami kesim” için değil, Türkiye için bir kayıptır. Daha ileri gitmek haddime değil ama İsmet Özel, yıllarca yazarak anlatamadığını, bu davranışıyla anlattığını düşünüyorum. Elbette Milliyet’in yaptığı gibi, bunu, “İslami kesimden, hatta Müslümanlıktan kopma” diye uyduruk bir sansasyon malzemesi yapacak olanlar çıkacak ama aslında İsmet Özel, sadece “İslami kesim” için değil, “sosyalist sol kesim” için de önemli mesajlar vererek yazı yazmayı bıraktı. Bir daha ideolojik yazı yazmayacağını ve Milliyet’teki röportajının da ilk ve son olacağını ilan ettiğine göre, şimdi ortada Şair’in kuyuya attığı taşı çıkarmak gibi bir mesele var.
İsmet Özel, İslami kesime, yabana atılmayacak önemli ithamlar yöneltiyor: Çıkarcılık, istismarcılık ve yozlaşma. Aslında bu tespitler, Türkiye’deki muhalif hareketlerin tamamı için geçerlidir; ama özellikle sosyalist sol ve İslami muhalefet bu eleştiriler üzerinde uzun uzun düşünmeli.
“Ben buradaki yerimi nasıl elde etmeliyim?”. Sosyalist solun “ben” üzerine yaşadıklarını konuşmayı kendilerine bırakalım. Bizim yaşadıklarımız; üstelik “Hayırda ve hizmette yarışma” adına. “Benim cemaatim, benim dergahım, benim dergim, benim gazetem, benim partim, benim şirketim, benim kabilem, benim …” sonra “Ben üstad olacağım, ben başkan, ben vekil olacağım, ben danışman, ben yüksek memur olacağım, ben ihale alacağım, ben işe gireceğim, ben …” diye nasıl birbirimizle didiştik, nasıl en çirkin entrikalarla birbirimizin ayağını kaydırdık, nasıl insanları bıktırdık, yorduk, hayal kırıklığına uğrattık?
Elbette İsmet Özel haklı; “Ben ne yaparsam bu işler daha iyi yürür?” sorusunu çok azımız sorduk, o nedenle çok azımız bu işlerin daha iyi yürümesi için bir şeyler yaptı, o nedenle ortada yapılan çok az şey var, o nedenle bina eksik kaldı, dökülüyor. Doğrudur; bir çoğumuz mirasyedi gibi davrandı, hazır olan her şeyi bitirdik, sadece siyasetçiler mi, üstadlar, entelektüeller, şeyhler, cemaat liderleri, kanaat önderleri… herkes hazır olanı tüketti, “toplum zaten Müslüman” diye diye ortada Müslümanlık adına bir şey kalmadı, her şeyden önce de güven.
Bütün bunların adı istismarcılık değil mi, bütün bunlardan dolayı çoğumuz tepeden başlayarak aşağıya doğru çıkarcı olmadık mı?
Kim diyor “Bizi 28 Şubat savurdu”. Hayır, bizi zorluklar, baskılar savurmadı. Bizim savruluşumuz iktidarda oldu, bizi yokluklar değil, imkanlar bozdu, biz iktidarda kaybettik. Ta başından beri biz “iktidarsever”dik. Önce “iktidar”ı fitneyi elimizle kaldırmak için istiyorduk, araçtı bizim için “iktidar”. Ona yanaştıkça amaç oldu, fitneyi elimizle kaldırmak için talip olduğumuz iktidar, bizim için bizzat fitnenin kendisi oldu.
Mutlaka iktidara gelmemiz gerekiyordu; iktidara gelmemiz ve iktidarda kalmamız için ne gerekiyorsa o yapılmalıydı. Daha önce Müslüman olarak yaşamak için yaptığımız hesapları 90′ların başında iktidar üzerine kurmaya başladık. 12 Eylül İhtilali ve Sovyetler’in dağılması ile solun geri çekilmesinin ne anlama geldiğini hiç düşünmedik. Sıra bize gelmişti, şimdi yükselen değer Müslümanlıktı, biz iktidar olacaktık. Olduk da, 1994′te elde edilen yerel yönetimler iktidarı bizim başımızı döndürdü. “Yozlaşma”, makam ve para ile birlikte kendini hissettirmeye başladı. Hayır işleri, yardımlaşma, öğrenci okutma, konferans, seminer, sempozyum… daha önce kör topal yapılan işler, kurumlara devredildi, sadaka için gelenleri bile belediyelere gönderir olduk. Her şey Allah için yapılıyordu, yani öyle söyleniyordu; belde belediyelerinde bile Allah rızası için havuzlar kuruldu, yüzdeler vakıf için, kurs için, yurt için, burs için havuzlarda toplandı. Sonra vakıflara, yurtlara, kurslara, burslara az gider oldu. Derken bazılarının hayatı değişti; küçük evlerde oturanlar büyük evlere, büyük evlerde oturanlar sitelere, sitelerin içindeki villalara taşındı, küçük arabalara binenler büyük arabalara binmeye başladı, markalardan giyimler, tesettür defileleri, beş yıldızlı otellerde iftarlar, düğünler, haftasonları grup halinde brunch’lar… müthiş bir yarış, şatafat aldı başını gitti.
“Aramızda bir grup bulunsun… ki sizi uyarsınlar” konumunda olanlar, yani bilgi sahipleri bile bir şeyler kapmanın peşine düştüler, akademisyen, yazar ve çizerler, danışman, kanaat önderleri şirketler grubu yöneticisi oldular… Bir kısmı da bu duruma fetvalar üretti: “Enflasyon oranında faiz alınabilir, kar ortaklığı faiz sayılmaz, başörtüsü esastan değildir…” Bazı hocalar, hatta tarikat önderleri holding temsilcisi olup Avrupa’ya gittiler. Bütün bu olup bitenlerden hoşnut olmayanların çoğu da “kol kırılır yen içinde kalır” diye sustu, bazılarımız “Ne oluyoruz?” dese de o gürültü arasında sesleri duyulmadı.
Bu arada merkezi yönetim de nasip oldu; imkanlar ve hareket alanı genişledi. Bu durum, daha çok yarış, daha çok gösteriş getirdi; kendimizi daha çok unuttuk. Adalet, hak, haram-helal, merhamet, kanaat, ölçü, had bilme, mütevazılık, şükür, cesareti sabır… bütün bu İslami hasletler bizden uzaklaştı.
Bazı şeyler hatırlattı ama 28 Şubat bizim için bahane oldu, bize rahatsızlık veren Müslümanlık adına hatırladıklarımızı ertelememizi sağladı. Din için, Allah için bu imkanlara ulaşmıştık ama imkanların sunduklarını doya doya yaşarken “din” sorun çıkarıyordu. 28 Şubat dini kovarken en çok biz “din için iktidar elde edenler” rahatladı. Aslında iyi de oldu, evet İmam-Hatip Okulları ve Kur’an kursları kapandı ama biz de rahatladık, açıkken çocuklarımızı göndermemenin eleştirisine muhataptık.
Oh oh ne iyi, şimdi yine iktidarız, şimdi daha çok imkanlarımız var. Üstelik “din” baskısını da üzerimizden attık. Artık herkes biliyor ki din üzerine siyaset yapmak doğru değil, nasıl da boş yere uğraşmışız hurafelerle, komplo teorileriyle dünyamızı karartmışız!
Evet, Müslümanlık için mutlaka iktidara gelmek gerekiyordu. İktidar için ne gerekiyorsa yapılmalıydı. İktidara gelmek için gerekenleri yaptık ve iktidarı elde ettik, iktidar da Müslümanlığımızı elimizden aldı götürdü. Hiç şüphe yok, kaybedenler bizleriz. Herkesin canı çok sıkılacak ama haber şöyle:
“Ey iman edenler, ne oldu ki size, Allah yolunda seferber olunuz denildiği zaman, yerinizde ağırlaşıp kaldınız? Ahiretten (cayıp) dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama ahirettekine (göre) bu dünya hayatının yararı pek azdır.
Eğer Allah yolunda çalışmazsanız, O, sizi pek acı bir azapla cezalandıracak, ve yerinize bir başka topluluğu getirip değiştirecektir…” Tevbe Suresi, 38-39.
Mehmet Bekaroğlu, 22 - 28 Ağustos 2003 - Gerçek Hayat
aynı tarihte yazılanlar:
- Linkler hakkında - 2006
- Ulu orta - 2006
Bir Yorum Yapılmış »
Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. TrackBack URI
Yorum yapın
Powered by WordPress with GimpStyle Theme design by Horacio Bella.
Entries and comments feeds.
Valid XHTML and CSS.
Yorum yapan maver — 22 Kasım 2006 #
alıntı yarım mı kalmış sanki?