• Giriş Sayfası
  • Tozlu Sayfalar
  • Hayat ne kadar garip, vapurlar filan...
Mavi Turuncu Yeşil Pembe Purple

2004 yılı Ekim ayı yazıları

Aramakla bulunmaz ama bulanlar hep arayanlardır:

Eki 09

Türk’ün Televizyonla İmtihanı

Hasanali Yıldırım’ın, Umran Dergisi’nin Temmuz sayısında yayınlanan, “Türk’ün Televizyonla İmtihanı” başlıklı yazısı. Çok güzel bir yazı, beğeneceğinizden eminim.

Türk’ün Televizyonla İmtihanı

Kültürün dün de, bugün de, yarın da tek taşıyıcısı vardır: Kitap. Hiçbir düşünce emeksiz fethedilemez. Şahikalara ancak dikenli patikalardan tırmanılabilir. Tefekkür, sürekli bir cehdin hak edilmiş mükâfatıdır. Kısaca televizyon kültürü, kültürle münasebetlerini kesmeye karar verenlerin uydurduğu bir yalandır. Batının bütün fuhşiyatını haremimize taşıyan bu kanalizasyonun hayırlı bir işe yarayacağını ummak büyük iyimserlik olur.

Cemil Meriç

Her fırsatta Müslümanlar’a kara çalmaktan geri durmayan ve bu soylu eylemi sırasında, aslında kestiği ahkâm üzerinden İslâmiyet’le hesaplaştığını sanan şu sürüsüne bereket Cumhuriyet aydınından biri, birkaç yıl önceki bir yazısında, kendisinin ifadesiyle ‘İslâmcı basın’daki her yayın organında en sık karşılaştığı yazı türünün televizyon karşıtı metinler olduğunu söylemiş, ardından da şu tespitte bulunmuştu: Bu metinlere bakarak, Müslümanlar’ın evlerine televizyon sokmadıklarını sanırsınız. Hâlbuki ülkemizde televizyon başında en çok vakit geçirenler, bu İslâmcı basın organlarının okurları…

Bu tespitin, olağan Cumhuriyet aydının vukufiyetsizliğinin bir ürünü sayılması gerektiğini ve her zamanki gibi Müslümanlar’a çamur atıldığını kim savunabilir!

Peki niçin böyle bu durum? Niçin bu toprakların asıl sahipleri, bunca kontrolsüz bir biçimde bağırlarına bastılar bu aleti? Yoksa televizyonun, bağlısını yüce hakikatlere rabıtalama gibi bir yönü var da, öteki insanlar mı bu niteliği henüz idrak edecek yetkinliğe ulaşamamış durumda?

Amerika’da ‘üretilen’ ve Üçüncü Dünya ülkelerine bayilik usulüyle dağıtılan toplumbilim kabullerine bakarsanız, televizyon karşısında geçirilen süre ile gelir düzeyi arasında ters bir orantı var. Nasıl ki Amerika’da üretilen teknoloji ürünlerinin kılavuzlarında Türkçe’ye de yer verme gereksinimi duyulmuyorsa, bu tür toplumbilim görüşlerinde de Türkiye’yi dikkate almak ihtiyacı hissedilmediğinden olsa gerek, bu konuda söylenenlerin de bize uymadığını görmekteyiz. Bizde televizyon karşısında geçirilen sürenin ne gelir düzeyiyle ilgisi var, ne de kültür düzeyiyle.

İyi de nasıl yaşandı televizyonlanma süreç? Neler oldu da Türk insanı, televizyonu ailenin sözü en çok dinlenir ferdi haline getirdi?

Eki 01

Bozkırkurdu

Hermann Hesse’nin “Bozkırkurdu” adlı romanını okuyorum bu sıralar. Altını çizdiğim satırlardan bazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum.

(Bozkırkurdu, Hermann Hesse, Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2004, Çeviren Kâmuran Şipal)

“İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez.” Ne anlamlı bir söz, değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, yüzmek için değil. Ve düşünmek istememeleri doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur.” (s.17)

“Bu acımasızlıklar gerçekte acımasızlık değildir. Ortaçağ’ın bir insanı bizim bugünkü yaşam üslubumuzu bambaşka açıdan değerlendirir, tümüyle acımasız, dehşet verici ve barbarca görüp aşağılardı! Her çağ, her uygarlık, her gelenek ve görenek kendine özgü bir üslubu içerir, kedisine yaraşır incelikleri ve sertlikleri, güzellikleri ve acımasızlıkları barındırır kendisinde, kimi acıları pek doğal karşılar, kimi kötülükleri sabırla sineye çeker. Ne zaman ki iki çağ, iki uygarlık ve iki din birbiriyle kesişirse, işte o zaman insan yaşamı gerçek bir acıya, gerçek bir cehenneme dönüşür. Ortaçağ’da yaşayacak antik dünyanın insanı havasızlıktan içler acısı bir şekilde boğulup giderdi, bizim uygarlık ortamında bir ilkelin havasızlıktan boğulup gideceği gibi tıpkı. Öyle çağlar vardır ki, bütün bir kuşağın insanları iki çağ, iki ayrı yaşam üslubu arasında sıkışıp kalır, her türlü doğallık, her türlü gelenek ve görenek, her türlü korunmuşluk ve suçsuzluk duygusu çıkıp gider elden. Kuşkusuz herkes bunun aynı ölçüde ayrımına varamaz. Nietzsche gibi biri bugünkü sefaleti bir kuşaktan çok daha fazla süre önce yaşamak zorunda kaldı; onu tek başına, hiç anlaşılmadan yaşadığını bugün binlerce insan yaşamakta.” (s. 23)

“Yazıklanacak bir şey yoktu, geçip gitmiş hiçbir şeye yazıklanmamak gerekiyordu. Yazıklanılacak tek şey şimdi’ydi, bugün’dü, yitirdiğim, sadece edilgen bir tutumla katlandığım, bana ne armağanlar sunmuş, ne beni fazla sarsmış bu sayısız saatler ve günlerdi.” (s. 28)

“Ne bir tiyatroda ne de bir sinemada uzun süre oturmaya katlanabiliyorum; elime bir gazete ya da çağdaş bir kitap alıp okuduğum seyrek oluyor. Tıklım tıklım trenler ve otellerde, bunaltıcı ve sırnaşık bir müziğin çaldığı hınca hınç kafeteryalarda, zarif ve lüks kentlerin barları ve varyetelerinde, dünyayı gezen sergilerde, geçit törenlerinde, bilgiye susamış kimseler için düzenlenen konferanslarda ve kocamana stadlarda insanların aradığı nasıl bir haz, nasıl bir neşedir aklım almıyor bir türlü. İstesem ulaşabileceğim, benim dışımda binlerce kişinin ele geçirmek için itişip kakıştığı, uğraşıp didindiği bu neşe ve sevinçleri anlamam ve paylaşmam olanaksız. Öte yandan, benim o şenlikli saatlerimde yaşadıklarımı, benim için haz, yaşantı, cazibe ve huşu sayılan şeyleri dünya bilemedin sanat yapılarından tanıyor, sanat yapıtlarında arayıp seviyor onları. Yaşamın içinde ise hepsini kaçıkça buluyor. Ve doğrusu dünya haklıysa, kafeteryalardaki bu müzik, bu kitlesel eğlenmeler, az şeyle yetinen bu Amerikalılaşmış bu insanlar haklıysalar, o zaman ben haksızım demektir, o zaman kaçık biriyim ben, o zaman sık sık kendime verdiğim isimle bir bozkırkurduyum, yolunu şaşırıp yabancı ve anlaşılmaz bir dünyada gözünü açan bir hayvanım, eski vatanının havası ve yiyeceği elinden çıkıp gitmiş bir hayvan.” (s. 29-30)

ustanun işine karişilmaz!

  • RSS twitter
    • aliusta: @Rize kalesi: Fatih, Arif, Volkan... 02 Temmuz 2009
    • aliusta: Garanti ve Bankasya internet şubelerinden doğrulama sms'i gelmiyor sabahtan beri. Allah'ım beni bankalardan kurtar. Amin. 02 Temmuz 2009
    • aliusta: @dagmaran 01 Temmuz 2009
  • taze yorumlar
      • emre: arkadaslar esneyememe gibi probleminiz var mı ? ya ben eskisi gibi esniyemiorum tam böle =)
        • emre: bnm sanırım yine tekrar etti iki gündür nefes darlıgım var ama bugün calıstıgım iş yerinin doktoruna kontrol...
          • Emrah: Geçmiş olsun kardeşim bildiğin gibi zor zahmetli bir hastalık tekrarladımı aman şölemi bölemi diyerek kendini...
            • emre: merhaba arkadaslar ! henüz daha yeni kesfettim bu blog u cidden emegi gecen herkese tskler öncelikle …...
              • aşkı beka: Başınız sağ olsun, Allah rahmet eylesin.. Mekanı cennet olsun
  • Bağlantılar

    onarlı karışık liste halinde

    • d a r k y e s
    • d u a i l e
    • amateursoul
    • sadettin polat
    • iki dostun yeri
    • n a h n u
    • hod be hod
    • erol falan
    • focus on code
    • delphi component
  • flickrizm
    uzun ince bir yol      
  • ortamlar
    Subscribe to me on FriendFeed
  • I H H
  • geçmiş zaman
  • Ara






  • Giriş Sayfası
  • Tozlu Sayfalar
  • Hayat ne kadar garip, vapurlar filan...

© Copyright ustanun işine karişilmaz!. Her hakkı saklıdır.
Designed by FTL Wordpress Themes brought to you by Smashing Magazine

En tepeye!