Başörtüsü Risalesi

Dücane Cündioğlu’nun “Başörtüsü Risalesi” kitabı, Gelenek Yayınları arasında Ocak ayında çıktı.

Kitabın önsözünü alıntılıyorum buraya.

(Yazarı ve yayıncıyı kızdıracak derecede uzun bir alıntı olduğunun farkındayım, ama bölmek de olmazdı. Yazarın ve Yayıncının hoşgörüsüne sığınarak, buyrun efendim.)

Önsöz

“Fermez le Coran, Ouvrir les Femmes!”

(Kur’an’ı Kapa, Kadınları Aç!)

Osmanlı’nın son dönem aydınlarından Abdullah Cevdet, İctihad dergisini Cenevre’de çıkardığı yıllarda, Avrupa kamuoyuna, Avrupa’nın ileri gelen fikir adamlarına, “müslüman halkın terakkî edebilmesi için gerekli çarelerin neler olabileceği”ne dair bazı sualler sorar:

«…

Âlem-i İslâm’ın inhitatını mucib olan es- bab u ahvâl nelerdir?
Müslümanlara bir hayât-ı taze vererekâlem-i İslâm’ı inkiraz-ı küllîden kurtar- mak içün en müessir tedbir nedir?…»
(Şükrü Hanioğlu, Doktor Abdullah Cevdet ve Dö- nemi, sh. 137; “İctihad, no: 1, 1/Eylül/1904, sh. 16”ya atfen)


Bu suallere cevap verenler arasında bulunan bir Fransız edebiyatçı, nihayet bir İslâm ülkesinin aydını olan bu zâta, Abdullah Cevdet’e müz-tehzî bir ifadeyle ve fakat kendinden emin bir tavırla şöyle der: ‘Fermez le Coran, ouvrir les femmes!’ (Kur’an’ı Kapa, Kadınları Aç!)

Abdullah Cevdet ise güyâ bu sözün altında kalmaz ve kendisine söylenilen bu sözü şu şekilde değiştirerek mukabelede bulunur: ‘Hem Kur’an’ı, hem kadınları aç!’

O, böyle demekle terakkî’ye mâni olan engellerin Kur’an’da bulunmadığını, kadınların açılması gerektiğini ama bunun yanısıra Kur’an’ın da açık durması lazım geldiğini ifade etmeye çalışmaktadır. O Kur’an’ı karşısına almayacak kadar zekidir. Düşüncelerini ve ortaya koyduğu projeleri Kur’an’ı dışlayarak, Kur’an’a rağmen hayata geçirmeyi hiçbir surette düşünmemiş, bilakis Kur’an’ın müslüman toplum üzerindeki etkisini de hesaba katarak bu toplumu ikna etmenin ancak böylesi bir siyasetle mümkün olacağını anlamıştı. Nitekim kendisinin ‘İslâm’ın gelişmeyi önleyen bir din olduğu’ şeklindeki görüşlere bu açıdan verdiği cevap, bu iddiaların “… saf ibtidasındaki Müslümanlık içün gayr-i muhikk olduğu, [buna karşılık] mütereddî Müslümanlık, daha doğrusu sahte Müslümanlık için doğru…” olduğu şeklindedir. (A.g.e., sh. 137)

O güyâ, gerçek İslâm’a değil, sahte İslâm’a karşıydı ve bu nedenle de hiç çekinmeden ‘hem Kur’an’ı, hem kadınları aç!’ diyebiliyordu. Nitekim böylelikle “müslümanlara bir hayât-ı taze vererek âlem-i İslâm’ı inkiraz-ı küllîden kurtarmak içün en müessir tedbir nedir?” suali muvacehesinde en müessir tedbir, Abdullah Cevdet’in o Fransız edebiyatçının teklifinin değiştirdiği kısmında değil, değiştirmediği kısmında aranıp bulunmuştu: ‘Her halukârda kadınları açmak!’

Bu trajik bir hikayedir! Evet, hem de iki arada bir derede çırpınanların, ne Kur’an’dan, ne de Kur’an’ın tel‘in ettiği bir zihniyet ve bu zihniyetin gereği olan hayat tarzından bigâne kalanların, kalabilenlerin hikayesidir bu!

Şimdi bu hikayeyi bir de Niyazi Berkes’ten dinleyelim:

1908 Devriminin açtığı tartışma döneminin sorunlarından biri de aile müessesesi olmuştur. İlk önce Batıcılar, Devrimin getirdiği söz özgürlüğü sayesinde, kadınların toplumdaki durumu, peçe ve çarşaf sorunlarını, kadınların eğitimi ve toplumsal hayatta rol almaları sorunlarını açıkça ve alabildiğine eleştiri konusu yapmışlardı. Bu konu üzerinde tartışmalı o kadar yazı yayınlandı ki bunların hepsini burada yazmaya imkân yoktur.

Bu yayınlarda rastlanan başlıca yargılar şunlardı: ‘Türkiye’nin geriliğinin başlıca nedeni kadınların durumunun aşağılığıdır; bunun sorumlusu da dindir. Bu durumun sürüp gitmesini sağlayan da din adamlardır.’

Abdullah Cevdet, 1908′den önce İctihad dergisini Cenevre’de yayınladığı yıllarda müslüman halkın kalkınması için gerekli çarelerin neler olacağı üzerine Müslüman ve Avruplı tanınmış kişiler arasında bir anket açmıştı. Esprili bir Fransız edebiyatçısı buna şu kısa cümle ile cevap verdi: ‘Fermez le Coran, ouvrir les femmes!’ (Kur’an’ı Kapa, Kadınları Aç!)

Abdullah Cevdet bir değişiklik yaparak, bu cevabı şu biçime soktu: ‘Hem Kur’an’ı, hem kadınları aç!’ ve bunu aile reformu sorununun sloganı olarak ele aldı. 1908 Devriminden sonra peçe ve çarşafa karşı ilk savaşı açan o oldu. (Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, sh. 435-436; “İctihad, sy. 4, sy. 29, Cenevre, 1907, 1911”e atfen)

Kur‘an’ın bir emri, Kur’an’a rağmen tatbik edilmiyor, hatta bununla da kalınmayıp o mümtaz Kelâm’ın şu ya da bu hususu emretmediği, emrettiyse bile bağlayıcı olmadığı söyleniyorsa, Kur’an sayfaları açılsa ne olurdu, açılmasa ne olurdu? Kur’an’a ittiba edilmedikten sonra, Kur’an’ın el üstünde, baş üstünde tutulmasının ne anlamı vardı?

Bu sorunlar, nasıl son dönem Osmanlı aydınları arasında yaşanmışsa, günümüz Cumhuriyet Türkiyesi aydınları arasında da yaşanmaktadır. Bugün de kimileri başörtüsünü ya da çarşafı, çağdaşlığa mâni addetmekte, örtünmeyi gericiliğin, buna karşın açılıp saçılmayı çağdaşlığın esbab-ı mucibesi saymakta ve bu nedenle kadınların kapanmasını emreden Kur’an’ın sayfalarının da kapanmasını arzu etmektedirler. Yine bugün de kimileri -tıpkı Abdullah Cevdet gibi- hem müslüman kadınların ve kızların hem de Kur’an’ın açılması gerektiğini söyleyerek güya bu müfritlere mukabelede bulunmakta, mukabelede bulunduklarını sanmaktadırlar.

Sorun işte buradadır! Sıfatları, ünvanları ne olursa olsun bu tür aydınlar, modern hayatın onları konumlandırdığı yere ve koşullara alışmış olduklarından, vaziyet-alışlarını Kur’an’dan hareketle değil, içinde bulundukları, alıştıkları hayat tarzından hareketle belirlemektedirler. Bu zaaftan dolayı da Kur’an’ın modern yaşama biçimine uygun gelmeyen, onunla uyuşmayan, modern zihniyetle ve bu zihniyetin kaynaklık ettiği yaşantıyla çatışan ayetlerini ya görmezlikten gelmekte ya da te’vil cihetine gitmektedirler. Kur’an ayetlerinin ne dediği umurlarında değildir onların; zira onlar Kur’an’a uygun bir hayat tarzına talip değillerdir, Kur’an’ın emirlerine kayıtsız-şartsız boyun eğmeyi, Kur’an’ın çizdiği sınırları aşmamayı, Kur’an dairesinde bir tarz-ı hayatı idame ettirmeyi gerçekte arzu etmemekte, ediyorlarsa bile bunu hiçbir surette söyleyebilecek cesareti kendilerinde bulamamaktadırlar.

Evet, bu tür aydınlar Kur’an’ın da açılmasını istiyorlar; Kur’an’ın da okunmasını, Kur’an’a da hürmet edilmesini, Kur’an’a da saygı duyulmasını arzu ediyorlar. Ne ki iş Kur’an ahkâmına gelip dayanınca, Kur’an’ın siyasî eleştiri ve talepleri sözkonusu olunca, aynı insanlar bu sefer ağız değiştirmekte, ya Kur’an’da birilerinin (!) söylediği gibi böyle bir emrin olmadığını, ayetlerin yanlış yorumlandığını, cevazın, ruhsatın, şartların, ibarelerin ama mutlaka bir ‘şey’in dikkate alınmadığını iddia etmekteler ya da Kur’an’ın ahlâkî çerçevesinin asıl olup zamanın değişmesiyle ahkâmın da değişebileceği ilkesinin ardına sığınarak binbir türlü gerekçe uydurmaktalar.

Ne hikmetse, Kur’an’la, Kur’an’a hürmetle başlayan o tumturaklı sözlerin ardından Kur’anî bir hakikatin ispatı, Kur’anî bir ilkenin müdafaası gelmiyor da ya o Kur’anî emri yobaz din adamlarının, kara cübbelilerin, radikallerin, fundemantalistlerin (!) çarpıttığı, dolayısıyla işin esasının böyle olmadığı söyleniyor ya da Kur’an’ın barışı, kardeşliği, sevgiyi, insanlık sevgisini, Allah sevgisini öğrettiğinden bahisle ahkâm, siyaset, muamelât, kısaca Kur’an’da insan hayatına yönelik emirler mecmuası tamamen veya kısmen es geçiliyor. Çok ilginçtir ki her ne zaman bu nutuklar Kur’an’la başlasa, en nihayet Kur’an’ın tebliğini iptal ya da ihmal eden birtakım görüşlerle son buluyor.

Evet doğrudur, İslâm’ın toplumsal ahlâkı düzenleyici emsâlsiz ilkeler vaz‘ettiği; insanı sevmeyi, insan hakkına saygı duymayı öğrettiği…

Evet doğrudur, Kur’an’ın savaşı a‘rızî, barışı asıl ittihaz ettiği, kendisini barışın, özgürlüğün hükümfermâ olduğu ortamlarda daha iyi dile getirdiği…

Evet doğrudur, Kur’an’ın bağlılarına da karşıtlarına da özgürlük ve barışı va‘dettiği, sadece çatışmanın değil, konuşmanın da yollarını gösterdiği…

Ama şurası da doğrudur ki Kur’an, haksızlığı, hırsızlığı, zulmü, katli, içkiyi, zinayı, faizi, açılıp saçılmayı yasaklar; bu yasakları çiğneyenleri sadece ilâhî cezayla değil, dünyevî cezayla da tehdid eder. Bu yasakları çiğneyenlerin Şeytan’ın adımlarını takip ettiklerini, Şeytan’ın adımlarını takip edenlerin ise ne dünyada ne de ahirette felah bulacaklarını bildirir.

Kur’an barıştan, özgürlükten rahatsız olmaz! Ne var ki Allah’ın emirlerinin yerine getirilmediği, nehiylerinin çiğnendiği toplumların özgür değil, köle olduklarını, binaenaleyh insanların ilahî emirlere uydukları takdirde özgürlüklerine kavuşacaklarını, bundan kaçındıkları takdirde ise köleliğe düçar kalacaklarını söyler.

Kur’an, kendisine iman edenlerden bu hakikatleri saklamamalarını, insanlara doğruları söylemelerini, kınayanların kınamalarına aldırmamalarını emreder. Niçin, Rabbimiz bize uymamız gereken emirleri, kaçınmamız gereken yasakları bildirmişken, onları saklayalım? O’na ve Kitabı’na iman etmiş kimseler olarak, niçin O’nun buyruklarını insanlara tebliğ etmekten kaçınalım? Niçin, O’nun dininin söylediklerini söylediğimiz için kınanmaktan korkacağız? Niçin, O’nun yasaklarını, O’nun ayetlerini eğip bükmeden insanlara aktarmaktan çekineceğiz? Niçin bütün bunları insanlara söylemekten utanacağız?

Müslüman, Rabbinin sözlerini eğip büker mi? Müslüman, kendisine hak gelmişken hakkı gizler mi? Müslüman, kendisine ilim geldikten sonra çekişmeye düşer mi? Müslüman, dünya ziynetlerinin ardından koşup Rabbinin buyruklarını unutur mu? Bükerse, gizlerse, düşerse, unutursa, hâlâ sadece Rabbine mû‘ti olduğunu, sadece O’na kulluk ettiğini söyleyebilir mi? Söylerse kimse kendisine inanır mı?

Hepimiz Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz. Bizi yaratan, bize rızkımızı veren, bizi koruyup gözeten O’dur! Bizler, O’na kullukla emrolunduk. Âlemlerin Rabbi’ne hamd edip O’nun buyruklarına teslim olduğumuzda bize va‘dedilen cennet’e kavuşacağımıza, O’ndan gayrı ilahlar edinip O’na itaatten kaçındığımızda ise bizi ateşin beklediğine inanıyoruz. Mahzun olmamalı, gevşememeli, eğer mü’min isek izzet ve şerefin mü’minlere ait bulunduğunu asla ve kat‘â unutmamalıyız. Öyle ise niçin biz sadece, bizi yaratan Rabbimize kulluk etmeyelim?

Dücane Cündioğlu

Üsküdar/1995

Başörtüsü Risalesi, Dücane Cündioğlu, Gelenek Yayıncılık, Ocak 2005

paylaşmak güzeldir:


  • FriendFeed
  • Twitter
  • Facebook
  • del.icio.us
  • Google Bookmarks
  • Add to favorites

benzer yazılar:

2 Responses to “Başörtüsü Risalesi”

  1. ustanun işine karişilmaz » Blog Archive » Başörtüsü Risalesi Says:

    [...] ;! Bizim trajedimiz de işte böyle, yani açılıp saçılarak başlar. Kitabın önsözü için… Pandora’dan detaylı bilgi için&#82 [...]

  2. maver Says:

    1990′lı yılların sonunda çıkmıştı bu kitap, yeni bir baskı mı acaba… yoksa ben mi yanlış hatırlıyorum.

Leave a Reply