Sum et nihil humanum
Cumartesi, Nisan 30th, 2005“Sum et nihil humanum a me alienum puto”
Mealini yazana bir tadelle :)
“Sum et nihil humanum a me alienum puto”
Mealini yazana bir tadelle :)
İnternet aleminin ilk Osmanlıca sitesi. Gerçekten çok başarılı bir çalışma. Muhakkak ziyaret edilmeli.
Son zaman Türk filmleri hakkında, daha önce okuduğum ve “yazanın eline sağlık” dediğim bir yazı. İzlenimlerden…
Türk Filmi Eziyetine Karşı Potestomdur
Son zamanlarda medyanın gazıyla gişelere akın eden Türk halkı Aziz Nesin’e rahmet okutacak düzeyde mi diye düşünmeden edemiyorum. Allah aşkına, Türk sinema insanlarının film diye çektikleri şu zırvalara bir bakın. Geçenlerde uzun bir seyahatte normalde asla zaman ayırıp izlemeyeceğim iki filmi “neymiş be kardeşim, milletin ağzında sakız” diyerekten seyrettim. Biri M.Ali Erbil ile Hülya Koçyiğit’in filan oynadığı Hababam Sınıfı, diğeri de Vizontele Tuba. Hayatımdaki en saçma, zorlama, dangalakça filmler kategorisinde üst sıraları zorlayacak şeylerdi. Hollywood yapımı zırvalara (mesela en çok acıyarak güldüğüm, iğrenç bir şey olan “Independence Day” gibi) rahmet okutur filmlerdi.
Bizim solcu olduğunu sanan entel yönetmen, kimi mankenden bozma, kimi medya gazıyla, torpille oynama şansı bulmuş, bir kısmı mel mel bakan, bazısı sığır gibi dolaşan (büyük baş gerçek hayvanlarımızdan özür diliyorum) artist esnafı artık beni böyle bir yazı yazma mecburiyetinde bıraktı. En büyük erdem sandıkları tatlı su solculuğunu 5. sınıf zorlama filmlerde sözde mesaj diye vermeye kalktıklarında ve üstelik şu kadar milyon kişi gişelere hücum ettiğinde acaba herkes doğru ben mi yanlışım diye düşünmeden edemiyorum.
…
Yaklaşık 1 yıl kadar önce, o zamanlar arkadaşım olan (ya da o ana kadar öyle sandığım) biri gecenin bir vakti beni arayarak ağzına geleni söylemiş ve telefonu suratıma kapatmıştı. Daha sonra da benim için bir başka arkadaşıma “Ali’den elektrik alamıyorum” gibi, sanırım çok derin manalar ifade eden cümle sarfetmişti (ifrazat da diyenler var buna).
O zaman da anlamamıştım şimdi de anlamış değilim ama buradan o arkadaş sesleniyorum ve diyorum ki: “Şu an Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ’ye bağlı ÇORUH Elektrik Dağıtım AŞ Rize Müessesesinde çalışıyorum, bir ara uğrarsan benden, hiç kimseden alamayacağın kadar elektrik alabilirsin, sana bu konuda yardımcı olabilirim!”
(Dip: Bu şahıs müzekker idi, yanlış anlaşılmalara mahal vermeyelim.)
Türkiye’de din eğitimi ve İmam Hatipler
Mehmet Ali Gökaçtı, İletişim Yayınları
Arka Kapak:
Türkiye’de eğitim, özellikle din eğitimi sorunu, Batılılaşma serüveninin başladığı dönemden bugüne hep en önemli tartışma konularından, siyasal ve kültürel hegemonya kurma mücadelesinin temel unsurlarından biri oldu.
28 Şubat süreci bu tartışmanın zirveye ulaştığı bir dönemdi. Mehmet Ali Gökaçtı, Türkiye’de Din Eğitimi ve İmam Hatipler’de bu konuyu tarihsel bir perspektifle Osmanlı’dan bugüne Türkiye’nin modernleşme süreci çerçevesinde inceliyor. Yazar, muhafazakâr veya İslâmcı diye tanımlanan kesimler ile laik kesimlerin soruna bakışını şematik karşıtlıklara hapsolmadan açıklamaya çalışıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan devrimlerden demokrasiye geçiş sonrasında atılan adımlara ve İslâmcılık akımının yükselmesine dek uzanan süreçte bu okulların simge haline gelmesini irdeliyor. İmam Hatipleri Türkiye’nin modernleşme serüveninin kendine özgü bir sonucu olarak gören Gökaçtı, bu okulları içerden bir bakışla, zaman içinde gelişen dinamikleriyle anlamanın yollarını araştırıyor, sorunun bir çıkmaz gibi görünmesinin nedenlerini değerlendiriyor.
Sorunları göz ardı etmek yerine, anlamayı ve tartışmayı tercih etmek isteyenlere…
yok
o yok
oda yok
o da yok
o odada yok
odada o da yok
odada oda da yok
o da odada yok
odada o yok
oda da yok
o oda yok
o da yok
o yok
oda boş..
o da..
boş!..
Bu kadına hastayım. Yazıları beni bitirmeye yetiyor. En agresif olduğum zamanlarda bir Mine G. yazısı okuyorum, hiçbir şeyim kalmıyor. Bu sabah olduğu gibi. Radikal‘e bir bakayım dedim, bu aralar gündemde yine türban meselesi varmış (benim haberim yoktu). Önce İsmet Berkan‘ı okudum, sonra da Mine G.‘yi.
Mine G. yazısında, “Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin’in, kulaklarımı şenlendiren, içime serin sular serpen, kısacası ‘Oh!’ dedirten, laiklikte türbana geçit yok konuşması, benim gibi düşünenleri ferahlatırken, bazılarını gerdi tabii ki.” derken, bu gerilenler arasına, genel yayın yönetmeni İsmet Berkan’ı da katıyor mudur acaba diye merak etmiyor değilim hani. Yoksa onu germeye gücü yetmez mi?
Fransada yaşayan (yaşamak denirse onun bu faaliyetine tabii!) bu hanımkızımız, Türkiye’deki her şeye Fransız kalan, ama bunu asla kabul edemeyen bir cumhuriyet kızıdır. Haftada üç-beş defa Türban, Başörtüsü, Müslümanlar, İslamiyet üzerine tadından yenmeyen yazılar yazar, her şeyi bunlara bağlar (ki bu konudaki yeteneğini görünce insanın dehşete düşmemesi imkansızdır, alakasız şeyleri öyle bir bağlar ki en aptal insan beyni bile bu manzara karşısında donup kalır!), sonra da, “Fransa’da yaşıyorum ama memleket meseleleri ile ilgileniyorum, siz aptallara çözüm önerileri getiriyorum” edasıyla tatmin olur durur.
Sağolsun, varolsun. O olmasaydı nasıl rahatlayacaktım ben?
Duyduk ki Sadettin Polat efendi, birkaç günlüğüne İstanbul’a gitmiş, MS’in bi zirvesi mi ne varmış ona katılmak için. Adam İstanbul’u su yolu etti çıktı.
Zaten bu sıralar benden başka herkes gider oldu İstanbul’a. Ablam, diğer ablam (bu arada enişteler)… Abim de coştu desem yalan olmaz. İki haftada bir ver elini İstanbul!
Ne oluyor kardeşim? İstanbul’da bi’şiy var da bizim mi haberimiz yok bilelim, varsa bi numara biz de gidelim, değil mi ama?
(Dip: Traş olmaktan nefret ediyorum, hele hele sabahları traş olmaktan duble nefret diyorum, ve traş olmak kadar insan doğasına aykırı başka bir eylem var mı onu araştırıyorum! Nedir bu canım! Kazıt babam kazıt, bitmiyor işte, kazıttıkça daha çok çıkıyo!)